PSİKOLOJİ BİR DİN OLSAYDI EN BÜYÜK GÜNAH NE OLURDU?
Sabah erkenden kalkıyor belki okulunuza belki de işinize gitmek için hazırlanıyorsunuz; belki de ev işleri ve çocuğunuz için güne koyuluyorsunuz. Her hâlükârda bir iş ve bir eylem üzerine gününüzü geçiyorsunuz. Yaptığımız her davranış bir şeyi başarmak içindir. Her davranışımızın altında bizi harekete geçiren bir neden yatmaktadır? Peki davranışlarımızın hedefini gerçekten biz mi belirliyoruz? Kendi davranışlarımızı kendimiz için mi yoksa başkalarını mutlu etmek ya da acı çektirmek için mi yapıyoruz? Hayatımızı kendi hayat yolumuzdaki potansiyelimizi gerçekleştirmek için mi yoksa başkalarının söylediklerine göre mi yaşıyoruz?
Bu soruları kendime psikoloji alanında okumalar yaptıkça daha çok sordum ve sonuçta şöyle bir inanca ulaştım;
EĞER; diğerlerinin gözündeki hayranlığı toplamak, gücümüzü diğerlerine göstermek (ne iyi insan, ne muhteşem birisi, acılara nasıl da dayanıyor, çok sabırlı birisi vb denilmesi…), ya da sonuç odaklı (başarı, saygınlık vb elde etmek için) yaşamaksa ilk çıkış noktamız, kendi varoluşumuzu inkâr ederek yaşıyoruz demektir tüm hayatımız boyunca.
ÇÜNKÜ….
Gerçekte kendi kendini sevmediği, kendisine değer vermediği, derinlerde bir yerde çok yoğun değersizlik duygusu yaşadığı için bu değeri başkalarından almaya çalışıyor insan….
Bu yüzden de başkalarının hayranlığını kazanmaya çalışıyor, aşırı derecede verici oluyor,
İnsanları çok iyi gözlemleyip onların ihtiyaçlarını fark edip onların beklentileri doğrultusunda kendi yaşamına şekil vermeye çalışıyor.
Potansiyeli belki de bir portakal olmaksa bu insanın, “limon pahalı ve piyasası var” diye kendini limona benzeteyim derken ne limon olabiliyor bu hayatta ne de portakal…belki acı bir greyfurt olup çıkıyor..
Kendisini hep başkasının bakış açısına göre tanımlıyor! “Benim için ne derler, ne düşünürler, ELALEM NE DER?…”
Evet, psikoloji bir din olsaydı eğer en büyük günah kanımca “Ne derler acaba” diye yapılan sorgulanmayan tüm davranışlar olurdu. “Ne derler acaba” tek taptığımız putumuz olurdu.
Çünkü biz kendi hayatımızı yaşamıyoruz o zaman!
O zaman biz hep başkalarının onayına mahkum oluyoruz. “Elalem ne der?” hapishanesinin mahkumları oluyoruz. Yeri geliyor bu hapishanenin gardiyanları bazen annelerimiz oluyor yeri geliyor öğretmenlerimiz yeri geliyor arkadaşlarımız oluyor. Örnek öğrenci, örnek kız, örnek genç, ne hanım kız, ne kibar, ne örnek öğrenci, ne efendi çocuk desinler diye hayatımızı mahvediyor ve tüm hayatımızı buna göre şekillendirebiliyoruz.
Başkaları bize alkış tutmadığı müddetçe, hayran bakışlarla bakmadığı sürece Gerçek Ben olarak var olamıyoruz… Ne yaparsak yapalım, ağzımızla kuş tutsak bile hep başkalarının bakışlarındaki hapishanede mahkum oluyoruz…
Şimdi gelin kendimize şu soruyu soralım…
Acaba beni ben yapan gerçekten “benim iradem mi? Yoksa başkalarının beklentileri mi? Eğer başkaları ise o zaman ortada bir “ben” kalır mı? Bu “elalem ne der” hapishanesinden kurtulmak mümkün mü? Ya da şöyle soralım “Bu günahın tövbesi kabul olur mu acaba?”

Psikoterapist Dr.Hüseyin Doğan

Ankara Psikolog Merkezi